Olgun İnsan Olmak: Ermişlik

isik-a“Erenlerin yaptığı ya da düşündüğü her şeyde bir şifa ve nimet olan Tanrı’nın kokusu vardır.” Hz. İnayet Han

Ermek insanın kendisini görmesidir. Eren insan kendini kavramaya, ne olduğunu anlamaya başlar. Çağımızda, insanoğlu maymundan geldi gibi, o kadar yanlış tanımlamalar var ki. İnsan,  insan olarak yaratılmıştır; bütün her şey de insan için yaratılmıştır. Bunu çok iyi kavramamız gerekir.  İnsan beden değildir; hayvan da değildir. Biz tin de değiliz. Hz. Mevlana der ki, “Ben ne ruhum, ne bedenim. Ben,  Sevgilinin özüne aidim.”Bir özümüz vardır. Özün bir anlamı candır. Biz canız, özüz. Bunu anlayabilmek ve tek öz olduğunu bilebilmek; işte asıl kavrayış burada olmaktadır. Çünkü Tanrı’yı bilen kendini bilir, kendini bilen Tanrı’yı bilir. İç boyutta Tanrı ile İnsan birbirlerine bakarlar. Bu anlamamıza yardımcı olması için yaptığımız bir tasvirdir. Yaradan ile iç içeyiz. Onun için erenler, geceleri Tanrı’yı kovalarlar. Onun peşinden giderler. Gündüzleri de Tanrı erenlerin arkasından koşar. Allah, erenin kalbindedir,  eren O’nu her yere götürür. Bu şekilde yaşarlar.  O zaman kendimizi görmeye, bütün insanlığı hissetmeye, nerede olduğumuzu anlamaya başlarız. Bu da kavrayıştır.

Erenlerin(mistiğin) zihni göklerde, ayakları yerdedir. İki dünyadadırlar, Yaradan ile karşı karşıyadırlar. Hep böyle hissederler. Tanrı’nın özünde kendilerini, kendi özlerinde de O’nu görürler. Bunlar hep erenin tanımıdır.  Eren ne demek dediğimizde şunu söyleyebiliriz: Kendi özüne ermiş. Kendi özüne eren, Tanrı’nın özüne ermiş demektir.  Bu nedenle kadim Türkçe’mize eren için “mistik” sözünü kullanmak anlamı daraltır ve küçültür.

Hz İnayet Han’ın ermişin ne olduğuna dair 19 adet tanımı var. Eren kimdir? Ancak bunları anlarsak süzüg yüreği anlayabiliriz. Eren dürtülerinin peşinden gider; içgüdülerini serbest bırakır; bastırmaz. Açıktır, onun peşinden gider. Kendisini bir noktada frenlemez, kişiliklerinin ortaya çıkmasını sağlar. Aklı benliklerine uymadığı için olmadık işlerin peşinden gitmez.

Dürtü sözcüğü, Freud’cu gibi düşünürsek günümüzde kötü gibi anlaşılır. Dürtü, doğru olandır, sezgimizdir. Bugün, hayvanlar depremi daha iyi anlarlar diye çok konuşulur.  Yanlış! Biz onlardan daha önce fark edebiliriz. Üstün olan biziz, hayvanlar değil. Neden böyle düşündüğümüzün sebebi, aklımızın hislerimizi kapatmasıdır; çünkü aklımız devamlı çalışır. Aklın diğer bir adı maymundur.  Devamlı konuşur durur. Onu durdurabildiğimizde sezgiler ortaya çıkar; ancak o zaman onun arkasından gidebiliriz. Sezgilere güvenmek gerekir. Eren bunlara yani sezgilerine ermiştir. Hz. İnayet Han’ın söylediği, doğu tıbbının aslı da sezgidir. Doğu tıbbının erken teşhisi bugünkü tıptan çok daha öncedir. Modern tıp, hastalık yerleştikten sonra teşhis edebilir. Doğu tıbbı, hastalığı hiçbir fizik belirti ortaya çıkmadan görebilir. Aslı sezgidir.

Buna güzel bir örnek, İbn-i Sina’dır. Kendisi sezgileri çok kuvvetli bir doktordu. Tıbbı ve Tasavvuf’u hep birlikte uygulamıştır. Hayat onu hep kovalamıştır. O günün politikasında kuvvetli olanlar, onun hep kendi saraylarında doktor olmasını istemişlerdir. Bir saraya girdiğinde, diğer saray ona düşman olmuştur. Yirmi yaşlarında ünlü bir doktor olduğundan yaşlı doktorlar onu kıskanmıştır. Hayatı hep kaçarak geçmiştir. Bir gün bir şehirden diğerine giderken bir cenaze törenine rastlar. Ben de katılayım der ve atını bağlarken, uzaktan birden, “O ölmedi, toprağa koymayın” diye bağırır. Elinde o anda ne MR var ne de başka bir şey. O süzüg sahadan, manevi alandan konuşuyor. Çünkü vefat ettiği sanılan kişinin canı süzüg sahada ve “Ölmedim, ölmedim” diyor. Onu kim duyarsa o söyler. Hakikate de o kişiyi topraktan çıkardıklarında, canlı olduğunu görüyorlar. İbn-i Sina bu kişiyi iyileştiriyor ve onun evinde bir müddet kalıyor. Hepimizin farklı sezgileri vardır. Bu yola girdiğimiz zaman ya sesler duymaya, ya kokular almaya, ya da bir şeyler görmeye başlarız. Bir şeyler hissetmeye başlarız. Bu durum sezgilerimizin açıldığını gösterir. Onun için bu yol sezgidir. Erenler sezgileriyle giderler.  Bazen hiç kimsenin yapmadıklarını yaparlar. Kendi dürtüleri, içgüdüleri ile hareket ederler.

Erenlerin diğer bir özelliği, tartışmadan kaçmalarıdır. Kendi anlayışı mutlaka vardır, ama daima karşısındakini anlamaya çalışır. Olayı onun açısından görmeye çalışır; kendi bildiğine de tutunmaz. Bir şey bilir, unutur. Eren kişi bu şekilde ilerler. Bir şeye takılmaya, süzüg ilimlerde cahillik denir. Cahillik bilmemek değildir. Bilmeyene bir şey öğrettiğinizde sevinir. Zorluk bilip de o bildiğine takılandır, dar görüşlü olandır. Onun için eren, bir fikre takılmaz, karşısındakinin fikrini anlamaya çalışır. Anlatılana o anda inanmayabilir; ama yine de karşısındakinin görüş açısıyla görmeye çalışır. Bunun için de süzüg bilimlerde şimdi olduğu gibi tartışma yoktur. Tam tersine karşındakini anlamak için sorular sorar. Süzüg bilimlerde, müdafaaya geçmek yerine, ben böyle düşünüyorum diye anlatırlar.

Erenler(mistik) nedenlerin arkasında gizlilik olduğunu bilir. Memlekette terör kol geziyordur, bunun arkasında derin anlamı olduğunu bilir, tutup da yüzeye takılmaz. Derin anlamda da bir güzelliğin olduğunu bilir. Çirkinliğin peşinden gitmez; çirkinliği arttırmaya gayret etmez. Birleştiricidir; ayırıcılık yapmaz. Birleştiriciliğinde, benim dediğimi söyle, benim yaptığımı yap yoktur. Her olaya muhakkak güzeldir fikriyle yaklaşır. Onun için bilinmeyene de, görünmeyene de inanır. Fizik bilimlerde ispat edilmedikçe bir şeyin doğruluğuna inanılmaz. Süzüg ilimlerde ise bilinmeyene, görünmeyene inanılır. Süzüg bilimlerde en büyük ispat, insanın kendi yaşantısıdır. İnsanın kendisi bir laboratuardır. Süzükte yaşanan bir olayı tutup da fizikte gösteremeyiz. Onu ancak süzüg mikroskopta gösterebiliriz, o da insanın kendisidir.

isik-a“Erenlerin yaptığı ya da düşündüğü her şeyde bir şifa ve nimet olan Tanrı’nın kokusu vardır.” Hz. İnayet Han

Ermek insanın kendisini görmesidir. Eren insan kendini kavramaya, ne olduğunu anlamaya başlar. Çağımızda, insanoğlu maymundan geldi gibi, o kadar yanlış tanımlamalar var ki. İnsan,  insan olarak yaratılmıştır; bütün her şey de insan için yaratılmıştır. Bunu çok iyi kavramamız gerekir.  İnsan beden değildir; hayvan da değildir. Biz tin de değiliz. Hz. Mevlana der ki, “Ben ne ruhum, ne bedenim. Ben,  Sevgilinin özüne aidim.”Bir özümüz vardır. Özün bir anlamı candır. Biz canız, özüz. Bunu anlayabilmek ve tek öz olduğunu bilebilmek; işte asıl kavrayış burada olmaktadır. Çünkü Tanrı’yı bilen kendini bilir, kendini bilen Tanrı’yı bilir. İç boyutta Tanrı ile İnsan birbirlerine bakarlar. Bu anlamamıza yardımcı olması için yaptığımız bir tasvirdir. Yaradan ile iç içeyiz. Onun için erenler, geceleri Tanrı’yı kovalarlar. Onun peşinden giderler. Gündüzleri de Tanrı erenlerin arkasından koşar. Allah, erenin kalbindedir,  eren O’nu her yere götürür. Bu şekilde yaşarlar.  O zaman kendimizi görmeye, bütün insanlığı hissetmeye, nerede olduğumuzu anlamaya başlarız. Bu da kavrayıştır.

Erenlerin(mistiğin) zihni göklerde, ayakları yerdedir. İki dünyadadırlar, Yaradan ile karşı karşıyadırlar. Hep böyle hissederler. Tanrı’nın özünde kendilerini, kendi özlerinde de O’nu görürler. Bunlar hep erenin tanımıdır.  Eren ne demek dediğimizde şunu söyleyebiliriz: Kendi özüne ermiş. Kendi özüne eren, Tanrı’nın özüne ermiş demektir.  Bu nedenle kadim Türkçe’mize eren için “mistik” sözünü kullanmak anlamı daraltır ve küçültür.

Hz İnayet Han’ın ermişin ne olduğuna dair 19 adet tanımı var. Eren kimdir? Ancak bunları anlarsak süzüg yüreği anlayabiliriz. Eren dürtülerinin peşinden gider; içgüdülerini serbest bırakır; bastırmaz. Açıktır, onun peşinden gider. Kendisini bir noktada frenlemez, kişiliklerinin ortaya çıkmasını sağlar. Aklı benliklerine uymadığı için olmadık işlerin peşinden gitmez.

Dürtü sözcüğü, Freud’cu gibi düşünürsek günümüzde kötü gibi anlaşılır. Dürtü, doğru olandır, sezgimizdir. Bugün, hayvanlar depremi daha iyi anlarlar diye çok konuşulur.  Yanlış! Biz onlardan daha önce fark edebiliriz. Üstün olan biziz, hayvanlar değil. Neden böyle düşündüğümüzün sebebi, aklımızın hislerimizi kapatmasıdır; çünkü aklımız devamlı çalışır. Aklın diğer bir adı maymundur.  Devamlı konuşur durur. Onu durdurabildiğimizde sezgiler ortaya çıkar; ancak o zaman onun arkasından gidebiliriz. Sezgilere güvenmek gerekir. Eren bunlara yani sezgilerine ermiştir. Hz. İnayet Han’ın söylediği, doğu tıbbının aslı da sezgidir. Doğu tıbbının erken teşhisi bugünkü tıptan çok daha öncedir. Modern tıp, hastalık yerleştikten sonra teşhis edebilir. Doğu tıbbı, hastalığı hiçbir fizik belirti ortaya çıkmadan görebilir. Aslı sezgidir.

Buna güzel bir örnek, İbn-i Sina’dır. Kendisi sezgileri çok kuvvetli bir doktordu. Tıbbı ve Tasavvuf’u hep birlikte uygulamıştır. Hayat onu hep kovalamıştır. O günün politikasında kuvvetli olanlar, onun hep kendi saraylarında doktor olmasını istemişlerdir. Bir saraya girdiğinde, diğer saray ona düşman olmuştur. Yirmi yaşlarında ünlü bir doktor olduğundan yaşlı doktorlar onu kıskanmıştır. Hayatı hep kaçarak geçmiştir. Bir gün bir şehirden diğerine giderken bir cenaze törenine rastlar. Ben de katılayım der ve atını bağlarken, uzaktan birden, “O ölmedi, toprağa koymayın” diye bağırır. Elinde o anda ne MR var ne de başka bir şey. O süzüg sahadan, manevi alandan konuşuyor. Çünkü vefat ettiği sanılan kişinin canı süzüg sahada ve “Ölmedim, ölmedim” diyor. Onu kim duyarsa o söyler. Hakikate de o kişiyi topraktan çıkardıklarında, canlı olduğunu görüyorlar. İbn-i Sina bu kişiyi iyileştiriyor ve onun evinde bir müddet kalıyor. Hepimizin farklı sezgileri vardır. Bu yola girdiğimiz zaman ya sesler duymaya, ya kokular almaya, ya da bir şeyler görmeye başlarız. Bir şeyler hissetmeye başlarız. Bu durum sezgilerimizin açıldığını gösterir. Onun için bu yol sezgidir. Erenler sezgileriyle giderler.  Bazen hiç kimsenin yapmadıklarını yaparlar. Kendi dürtüleri, içgüdüleri ile hareket ederler.

Erenlerin diğer bir özelliği, tartışmadan kaçmalarıdır. Kendi anlayışı mutlaka vardır, ama daima karşısındakini anlamaya çalışır. Olayı onun açısından görmeye çalışır; kendi bildiğine de tutunmaz. Bir şey bilir, unutur. Eren kişi bu şekilde ilerler. Bir şeye takılmaya, süzüg ilimlerde cahillik denir. Cahillik bilmemek değildir. Bilmeyene bir şey öğrettiğinizde sevinir. Zorluk bilip de o bildiğine takılandır, dar görüşlü olandır. Onun için eren, bir fikre takılmaz, karşısındakinin fikrini anlamaya çalışır. Anlatılana o anda inanmayabilir; ama yine de karşısındakinin görüş açısıyla görmeye çalışır. Bunun için de süzüg bilimlerde şimdi olduğu gibi tartışma yoktur. Tam tersine karşındakini anlamak için sorular sorar. Süzüg bilimlerde, müdafaaya geçmek yerine, ben böyle düşünüyorum diye anlatırlar.

Erenler(mistik) nedenlerin arkasında gizlilik olduğunu bilir. Memlekette terör kol geziyordur, bunun arkasında derin anlamı olduğunu bilir, tutup da yüzeye takılmaz. Derin anlamda da bir güzelliğin olduğunu bilir. Çirkinliğin peşinden gitmez; çirkinliği arttırmaya gayret etmez. Birleştiricidir; ayırıcılık yapmaz. Birleştiriciliğinde, benim dediğimi söyle, benim yaptığımı yap yoktur. Her olaya muhakkak güzeldir fikriyle yaklaşır. Onun için bilinmeyene de, görünmeyene de inanır. Fizik bilimlerde ispat edilmedikçe bir şeyin doğruluğuna inanılmaz. Süzüg ilimlerde ise bilinmeyene, görünmeyene inanılır. Süzüg bilimlerde en büyük ispat, insanın kendi yaşantısıdır. İnsanın kendisi bir laboratuardır. Süzükte yaşanan bir olayı tutup da fizikte gösteremeyiz. Onu ancak süzüg mikroskopta gösterebiliriz, o da insanın kendisidir.

ilgili haberler